- Aidat ve bağışlarınızı Akbank Beşyüzevler Şubesi, TR89 0004 6006 4388 8000 1013 15 nolu hesaba yatırabilirsiniz.
Duyurular

3 Mayıs saat 19:30-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda   "3 Mayis Ruhu " konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı: Arkeolog-Tarihci Sayın Adil YILMAZ


Ural Eğitim Kültür ve Stratejik Araştırmalar Derneği tarafından 29-eylül 2016-cı yılında saat 19-da Hoca Ahmet Yasevi anlamak koferası olacakdır.Konuşmacı Erdoğan Aslıyücel Ahmet Yasevi Vakfı başkanı .Her kes davetlidir.

 


Ural Eğitim Kültür ve Stratejik Araştırmalar Derneği tarafından 22-ağustos 2016-cı yılında saat 18-de Ebulfez Elçibeyin ölüm yıldönümu ilgili toplantı olacakdır.Her kes davetlidir.


6-Ekim saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda GAGAUZ (GÖKOĞUZ) Türkleri  Dünü-Bügünü - Yarını konferansı olacakdır.

Konuşmacı: Gazeteci - Akademisyen Sayın. Ağası Hun Mammadli


20-Ekim saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda TÜRKLÜĞÜMÜZ, KİMLİĞİMİZ: TARİHİ VE EDEBİ BELGELERDE konferansı olacakdır.

Konuşmacı: Akademisyen Sayın. Doç.Dr. Rövşen Alizade

İstanbul Aydın Universitetisi Öğretim Üyesi

Her Kes Davetlidir


27-Ekim saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda Türk Tarihinin Arkeolojik  Kaynakları konferansı olacakdır.

Konuşmacı: - Akademisyen Sayın. Arkeolog-Tarihçi Adil Yılmaz 


3-Kasım saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda  "25. Yılında Azerbaycan Bağımsızlık Mücadelesi ve Güney Azerbaycan'a Etkileri" konulu konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.

Konuşmacılar Bütöv Azerbaycan Birliği  Başkanı Sn. Agil SAMEDBEYLİ ve GAMOH Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Bulut ALEMDAR"ın 


10-Kasım  saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda ÖLÜÖNE- ile baştan sona sibirya toprakları - halkları - inanışları konferansı olacakdır.

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.


24-Kasım  saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda ATATÜRK VE TÜRK DÜNYASI konferansı olacakdır.

Konuşmacı: Doç.Dr. Ercan Karakoç

Yıldız Teknik Üniversitesi oğretim üyesi

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.

 


26-Kasım  saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneği tarafından düzenlenecek 

"Kıbrıs Müzakerelerinde Son Durum" konulu konferans olcakdır.

Konuşmacı: Prof. Dr. Sayın. Erhan ARIKLI

KKTC - Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkan

Yer

Yenidoğan Mahallesi Yayla Sokak No:2\ B Bayrampaşa

Bayrampaşa Belediyesi Kültür Merkezi 

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.


1-Aralık saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda  "Kırgızistan'da 10 Gün - Gezi İzlenimleri" konulu konferansı olacakdır.

Konuşmacı: Dr. Baki Dökmeci 

Yer

Yenidoğan Mahallesi Rüzgar Sokak No:3\ B Bayrampaşa

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.

 

 

 


8-Aralık saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda "Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyetine Geçiş Süreci" konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı:Sayın Doç. Dr.  Ahmet Zeki İZGÖER

Yer

Yenidoğan Mahallesi Rüzgar Sokak No:3\ B Bayrampaşa

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.


22-Aralık  saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda  "Tarih Perspektifinden İran Türklüğü" konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı: Yrd.Doç. Dr. Babek CAVANŞİR

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi


12- Ocak saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda "Ölüm Kampı: Belene" konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı: Belene Zulmünün canlı şahidi ve zulmün mağduru Sn. Sabri İskender 


19- Ocak saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda  "20 Ocak Katliamı" konulu  konferans olacakdır.

Konuşmacılar: Yeditepe Üniversitesi bölüm başkan yardımcısı Yrd.Doç.Dr. sayın Arıf Acaloğlu,Gazeteci-Yazar sayın Ağasi Hun MAMMADLİ ve GMOH-yönetim kurulu üyesi sayın Bulut Alemdar.


2-Şubat saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda  "Irak Türkmenleri (Dünü-Bugünü-Yarını)"  konferans olacakdır.

Konuşmacı: Türkmeneli İnsan Hakları Derneği Başkanı Sayın Savaş AVCI.

 


9-Mart saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda "Sultan Galiyev ve Sovyetler Dönemi Turancılık Hareketi konferans olacakdır.

Konuşmacı: Araştırmacı - Yazar Sayın Erol CİHANGİR

Yer

Yenidoğan Mahallesi Rüzgar Sokak No:3\ B Bayrampaşa

Konferansımıza teşriflerinizi rica ederiz.

Saygıyla

Ural Eğitim Kültür ve Stratejik Araştırmaları Derneği


26-Şubat  saat 12:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneği tarafından düzenlenecek 

Tarihin Kara Lekesi "HOCALI SOYKIRIMI"  konulu konferans olcakdır.

Konuşmacılar: Yrd.Doç.Dr. Arif Acaloğlu- Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi

 Doç.Dr. Rövşen Alizade- İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi

 Agil Samedbeyli- Bütov Azerbaycan Birliyi Yönetim Kurulu başkanı

Yer

Yenidoğan Mahallesi Yayla Sokak No:2\ B Bayrampaşa

Bayrampaşa Belediyesi Kültür Merkezi 


23-Mart saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda   "Doğu Türkistan Ekseninde Türkiye-Çin İlişkileri konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı:  Sayın Yrd. Doç.Dr. Ömer KUL

İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi Müdür Yardımcısı


30-Mart saat 19:00-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda   "1.Dünya Savaşında İzmir Savunması" konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı:  Sayın Araştırmacı-Yazar Celal Öcal


13-Nisan  saat 19:30-da Ural Kültür Eğitim ve Strateji Araştırmalar Derneğinin Ferit Tunca Önder konferans salonunda   "Küresel Para Savaşları " konulu konferans olacakdır.

Konuşmacı:  Doç.Dr. Ramazan Kağan Kurtoğlu

- İstanbul Aydın Üniversitesi İİBF – Uluslararası Ticaret Bölüm Başkanı


İstanbul Hava Durumu
Etkinlik Takvimi
Anket
Derneğimizin Çalışmalarını Nasıl Buluyorsunuz?


 
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 3,8792   3,8862
EURO 4,5760   4,5842
       
Özlü Sözler
Hiçbir şey ayağınıza gelmez; en azından iyi olan hiçbirşey. Herşeyi gidip almanız gerekir.
Sponsorlarımız
Sitemizi Tavsiye Ediniz
Sitemizi arkadaşlarınıza tavsiye ederseniz memnun kalırız.
 
  
Ziyaretçi Bilgileri
Bugün: 33
Dün: 187
Toplam: 452925
  YAZARLARIMIZ

Doç.Dr. Dilaver Ezimli Bakü Devlet Üniversitesi öğretim üyesi



 SON EKLENEN MAKALE



Türkler ve Azerbaycan türkleri aynı köke sahiptirler.İki toplum arasındaki münasebetler yüzyıllar öncesine dayanır ancakdevlet düzeyindeki münasebetlerin yaklaşık yüzyıllık mazisi vardır. Azerbaycan ilk olarak 1918 yılında bağımsız bir devlet olarak kurulmuş 1920’de ise Rus egemenliği altına girmiştir. Azerbaycan iki yıllık bağımsızlık döneminde de Dağlık Karabağ Sorunu ile karşı karşıya kalmıştı. Sovyet Rusya hâkimiyeti üzerine sorun dondurulmuştu.Türkiye ile Azerbaycan arasında İstiklal Savaşı yıllarında sıcak ilişkiler kurulamamıştı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk Şubat 1920‘de kolordulara gönderdiği gizli yazılarla Türklerin çoğunlukta olduğu Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunu ve Azerbaycan’a bağlanması için gerekli çalışmaların yapılmasını istemişti. Türkiye Azerbaycan’ın Sovyet Rusya’ya bağlanmasından sonra, Azerbaycan’a herhangi bir müdahalede bulunmamış yapılan tüm antlaşmalara sadık kalarak Sovyet Rusya ile münasebetlerini sürdürmüştür. SSCB’nin yıkılış sürecinde ise Türkiye’nin tavrı belliydi. Büyükelçi Sanberk “Ankara- Moskova ilişkileri, Ankara ile yeni bağımsız cumhuriyetler ilişkisinden daha önemlidir” diyerek Türk dış politikasının tavrını ortaya koymuştur (Ülkü,2000: 20). Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazandığında Türkiye, Ermenistan veAzerbaycan’a eşit mesafede olduğunu bildirmekten geri durmamıştı. Cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmasıyla beraber Türkiye, Rusya ile ekonomik ve siyasi alandaki kazanımlarını bir çırpıda göz ardı etmek istememiştir. Uzun sürü ihtiyatı elden bırakmamıştır. Türkiye’nin bölge politikalarında taraf olması, Azerbaycan tarafını desteklemesi, dış Türkler, Panislamizm, Pantürkizm gibi sebepler dışında Ermenistan’ın Dağlık Karabağ topraklarına saldırısıyla ile açıklanabilir. Türkiye’nin, Ermenistan’ın bağımsızlığını tanımakla iyi komşuluk adına ilk adımı atmasına karşın Ermenistan’ın Karabağ bölgesini işgali her şeyi altüst etmişti. Dağlık Karabağ Sorunu, Ermenistan’ın soykırım iddialarının ilk somut yansıması ve Ermenilerin Türk düşmanlığı politikasının yeni sahasıdır. Bundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti tarihi ile de bağlantılıdır. Bu tarihi bağ ve ortak düşman, Türk-Azeri ilişkilerini daha da kuvvetli hale getirmiştir. Bundan böyle Türkiye ile Azerbaycan bir millet-iki devlet ve doğal müttefik olarak anılacaktır (Mesimov, 2001: 274- 285). Türkiye’de Azerbaycan’ın tanınması hususu uzun süre müzakere edilmiştir. 30 Ağustos 1991’de Azerbaycan bağımsızlığını ilan ettikten sonra ulusal cephenin lideri Ebulfez Elçibey Türkiye'ye "Azerbaycan'ı tanımamasını, tanırsa bunun Moskova'nın adamı olan Ayaz Muttalibov'u meşru kabul ettiği anlamına geldiğini ve Azerbaycan halkının kırgınlığına neden olacağı" mesajını göndermişti. İşte, bu kargaşa ortamında Türkiye, Sovyetler Birliği’nde ve Azerbaycan'da ne gibi sağlıklı politik ortamın var olduğunu anlayamadan kendiliğinden sürecin içine dâhil olmuştur (Attar, 2005: 124). Türkiye Azerbaycan'ı diğer Sovyet cumhuriyetlerinden bir ay kadar önce 9 Kasım 1991'de tanıdı. Fakat Azerbaycan'ın iç ve dış sorunlarla boğuşuyor olması bu dönemde ikili ilişkilerin hızlı gelişimini engelledi (Aydın, 2002: 402). Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları ve Türkiye’nin bunları tanıması bölgede büyük heyecan uyandırmıştı. Aynı tarihlerde bölgeye giden Hürriyet Gazetesi muhabiri Azerbaycan’daki havayı şöyle anlatıyordu: “Azerbaycan’ı ilk tanıyan ülke biz olduk. Bu önemlidir çünkü Azerbaycan’la dünyadaki bütün diğer ülkelerden çok daha farklı bağlarımız vardır. Ben, beş ay önce Azerbaycan’ın başkenti Bakü’nün Azatlık (Özgürlük) meydanındaki coşkuyu yaşadım. Tüylerim diken diken olmuştu. Azatlık meydanından Karadeniz’e doğru akan coşku Türklük dünyasından çok bu coğrafyada yaşayan Türklerin dünyayla yeniden entegre oluşunun işaretiydi.”Aynı muhabir Azerbaycan’ı tanıma konusunda ise: “Büyük ülkeler “tanıma”, “tanımama” gibi şekle dayalı diplomasiden uzak dururlar. Yani Amerika, İngiltere, Fransa, Azerbaycan’ı tanımadılar diye kötü mü oldular. Göreceksiniz Azerbaycan’la en büyük işleri o ülkeler yapacaklar.” sözleriyle Azerbaycan’ı tanımakla ile her şeyin bitmediğini anlatıyordu (Hürriyet, 10 Kasım 1991, s. 14). Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla beraber Pantürkizm’den daha çok dem vurulmaya başlanmıştı. Ülke gerçekleriyle iç içe olan ve onu en iyi bilen Başbakan Süleyman Demirel, Türk Birliğinin reel politiğe uygun olmadığını şu sözleriyle anlatıyordu: “Pantürkizm, Panislamizm çıkar yol değil. Ben bugünkü Türkiye’nin birliği için sıkıntılar içindeyken, bir Pantürkizm olayı beni dağıtır, hatta elimdeki bir takım kozları da alır” (Milliyet, 6 Eylül 1990, s. 11). Dağlık Karabağ sorunu, Türkiye ve Azerbaycan’da siyasi istikrarın olmadığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. Özellikle Azerbaycan’da iç çalkantıların yoğunluğu Türk-Azerbaycan ilişkilerinin sağlıklı işlemesini de engellemiştir. Öte yandan, genel olarak Azeri görüşünü desteklemekle birlikte, Türkiye Azerbaycan'a önemli silah yardımı yapmaktan ya da iki ülke arasındaki çatışmaya askeri müdahaleden kaçındı. “Dünyayı arkama almadıkça o işi (Nahçivan’a müdahale) yapmam” diyen Demirel de Türkiye’nin tavrını ortaya koyuyordu (Cumhuriyet, 21 Mayıs 1992, s. 16). Başlangıçta Türkiye çatışmada tarafsız kalarak Ermenistan'la Azerbaycan arasında aracı olmak istedi. Ermenilerin de en azından başlangıçta bu girişime karşı çıkmamaları üzerine Türk diplomatları ve özellikle dönemin dışişleri bakanı Hikmet Çetin bölgeyle Avrupa başkentleri arasında diplomasi seferleri yürüttüler ve özellikle AGİT'in konuyu gündeme almasında etkili oldular. Öte yandan, Çetin, Azerbaycan'ın talebi üzerine Batılı hükümetlerin ve özellikle ABD'nin dikkatini konuya çekmeye çalışırken, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel daha dikkatli bir politika taraftarı oldu ve Türkiye'nin müdahale etmesi için herhangi bir hukuki dayanağının olmadığını ve her halükarda Azerilerin de bunu talep etmediklerini ifade etti. Bu arada, problemin Kasım 1991'de Ermenistan'ın talebiyle, dönemin Azerbaycan başbakanı Hasan Hasanov'a "bölgede gerginligi artırıcı kışkırtmalardan sakınmalarını" istemek üzere yolladığı mesajın bu ülkede arabuluculuk girişimi olarak algılanması ve iki hafta sonra verdiği cevapta Hasanov'un "Türkiye'nin arabuluculuk girişiminden memnun kalacağını" belirtmesi üzerine, dışişleri bakanlığı Türkiye'nin arabuluculuk niyetinde olmadığını açıklamak zorunda kaldı. Ardından, 23–24 Ocak 1992'de Ankara'ya gelen dönemin devlet başkanı Mutallibov'a, bu sefer her iki tarafın onayıyla arabuluculuk yapılabileceği ifade edildi. Azebaycan Devlet Başkanı Muttalibov da “Karabağ bizim iç sorunumuz” diyerek Türkiye dâhil hiçbir ülkenin arabuluculuğunu istemediklerini söyledi (Hürriyet, 29 Ocak 1992, s. 12). Türkiye'nin bu "tarafsız arabuluculuk" çabaları fazla uzun sürmedi. Özellikle Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın çeşitli yerlerde Ermenilerin "birazcık korkutulmaları" gerektiği şeklindeki açıklamaları, Demirel'in tersi ifadelerine rağmen, Türkiye’nin tarafsız arabulucu rolünün sonu oldu (Aydın, 2002: 404).Türk yetkililerinin Azerbaycan’a yaptıkları en önemli yardımlardan birisi, onun Batı’ya çıkışının sağlanmasında Azerbaycan’ın yeni Devlet Başkanı Aliyev’e yaptıkları yardımdır. Süleyman Demirel’in arabuluculuğuyla 1993 Aralığında Aliyev’in Paris’i ziyareti gerçekleşmiştir. Bu, Azerbaycan devlet başkanının Batıyı ilk ziyaretiydi. Arkasından, Aliyev’in Avrupa başkentlerini ziyaretleri birbirini izledi (Gürbüz, 2003: 85). İlişkilerde asıl dönüşüm ise Şubat 1994’de Aliyev’in, Ankara’ya karşılıklı yabancılaşmayı sona erdiren bir resmi ziyarette bulunması ile başladı. Daha öncede belirttiğimiz gibi bu ziyaret aslında Aliyev yönetiminin Rusya’nın yakınlaşma politikasından aşamalı olarak vazgeçtiğinin ve Batı ve bu anlamda Türkiye ile yakınlaşmanın somut belirtisiydi (Gürbüz,2003: 85). Bu arada Türkiye'nin bölgedeki Türk Cumhuriyetleriyle, özellikle Karabağ'ın ait olduğu Azerbaycan'la kültürel bağlarını geliştirmesi, ortak bir alfabeye geçebilmesi, bölgeye yönelik televizyon yayınlarını gerçekleştirebilmesi ve Azerbaycan petrolü ile ilgili konsorsiyuma üye olarak pay almayı başarması Türk politikasının uzun vadeye yönelik son derece olumlu adımladır. Bu pozitif unsurlara Türk iş adamlarının ve Türk şirketlerinin bölgeye yönelik ekonomik girişimlerini de ilave etmek gerekir. Ancak Karabağ başta olmak üzere, Azerbaycan ve diğer bölge cumhuriyetleri ile yürütülen ilişkiler ve ortaya çıkan gelişmeler Türkiye'nin ilişkilerini sadece kültürel ve ekonomik olarak değil, politik ve askeri olarak da geliştirmek zaruretini ortaya koymaktadır (Taşkıran, 1994: 164). Çünkü Azerbaycan'ın bağımsızlığı, Azerbaycan'dan çok Türkiye'nin ve Türk dünyasının meselesidir (Andican, 1996: 273). “(Ermenileri) biraz korkutmak lazım”(T.Ozal) Türk siyasi hayatının 1981–93 döneminde derin izler bırakan Turgut Özal, 1981–989 yılları arasında başbakanlık, 1989–1993 yılları arasında da Cumhurbaşkanlığı yapmıştır (AAM, 2002: 638). Özal Dağlık Karabağ Sorunu sürecinde Cumhurbaşkanıdır ki artık “icraatın içinden” değildir. Buna rağmen cumhurbaşkanlığı döneminde ülkenin dış politikasını yönlendirici adımlara imza atmıştır ve yürütmedeki etkinliği Yıldırım Akbulut başbakan olduktan sonra da devam etmiştir. Öyle ki Türk halkı hükümeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yönettiğine inanmaktaydı. Gazetelerde bununla ilgili anket dahi yapılmıştı. Eylül 1990’da Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bir ankette Türkiye’yi kim yönetiyor?şeklindeki soru ankete %78 Özal, %7 ile Yıldırım Akbulut şeklinde yansımıştır (Hürriyet,3 Eylül 1990, s. 1). Kendisindeki gücün farkında olan Özal bu dönemde ülkesinde ve uluslar arası platformlarda çok tartışılacak sıra dışı söylemlere de imza atmıştır. Özal bolca dış seyahat yapmış, özellikle ABD ve SSCB’yi her yıl mutad olarak ziyaret etmiştir. Bu ülkelerle ilişkileri geliştirmek için özel çaba sarf etmiştir. Sonra da ABD başkanı Bush ve SSCB lideri Gorbaçov ile yakın ilişkiler kurmanın rahatlığı ile hareket etmiş içerde ve dışarıda itibarı artmıştır. Başbakan Turgut Özal Temmuz 1986’da Moskova’yı ziyaretinde Gorbaçov, Bulgaristan’la yaşanan sorunlar nedeniyle Özal’ı kabul etmemişti. Fakat beş yıl sonra bu defa cumhurbaşkanı sıfatı ile 12 Mart 1991’de Moskova’yı ziyaret eden Özal, Gorbaçov tarafından sıcak bir şekilde karşılandığı gibi SSCB ile de üç önemli işbirliği antlaşması imzalamıştır (Tellal, 2005: 165). 1990'ların başında Özal, Körfez Savaşı dolayısıyla Türkiye'nin ABD için ifade ettiği stratejik değerin farkındaydı. Bu dönemde Türk dış politikasında önemli bir rahatlamanın olduğu dikkat çekmiştir. Özal, Ermenistan'ı ve Ermeniler tarafından dile getirilen iddiaları küçük görmekteydi (Attar, 2005: 146). Yıllardır Türkiye’nin önüne ısıtılıp ısıtılıp sunulan Ermeni işi için ABD’de; “Bir atımlık baruttur, geçsin de kurtulalım” sözü tepki çekmiş gazetelere “Ermeni işinde Özal’dan çark” başlıklarıyla yansımıştır. Özal’ın bu sözü, siyasi çevrelerin de tepkisini çekmiş ve Ermeni politikasından dönüş olarak değerlendirilmiştir (Hürriyet, 31 Ocak 1989, s. 13). Özal, Hürriyet Gazetesine yaptığı değerlendirmede “Bu Türkiye’nin önüne devamlı ‘Geldi. Geliyoruz.’diye sunulan bir konudur. Yani işi birazda bu tarafından düşünmek lazım. Yani geleneksel çizgide olmayan yeni bir tanımlamasını düşünmek lazım. Bazen ne derler “Tek atımlık bir silahtır. Atarsın biter, gider. Ama devamlı ‘Seni öldüreceğim, ama bir şeyler yapacağım’ diye şantaj hikâyelerinden çıkmak icap eder. Ama yapabilir miyiz, yapamaz mıyız, bunu tartacağız” şeklinde aykırı çıkışlar yapabilmiştir (Hürriyet, 31 Ocak 1989, s. 13). 1915 yılı olayları ile ilgili olarak ise Özal’ın “Tarihçileri davet ediyorum. Gelip gerçeği bulsunlar” sözü zamanla Türkiye’nin 1915 olaylarına karşı tezi olmuştu. Türkiye’nin 1915 olaylarına yaklaşımı yıllardır bu teze dayalı yürütülmüştür. Buna göre, mesele tarihi bir meseleydi; dolayısıyla bu işte çözüm tarihçilere düşmekteydi. Özal’dan sonra da başbakanların tamamı aynı yolda hareket ederek, tarihi bir meselenin dünyaya objektif olarak yansıyacağını ve meselenin bu yolla, dünyada ilmi veriler ışığında çözüleceğini ümit etmişlerdir. Oysa siyasi (siyasal mecraya kaydırılmış) olayların bilimsel argümanlarla çözüldüğü vaki değildir. Mesele canlılığını korumuş Karabağ Olayları ile de alevlenmiştir. Türkiye dünya kamuoyuna haklılığını ispat için yukarıda bahsedilen yolları denediği halde başarı sağlayamamış, aleyhteki gelişmelerin de önünü alamamıştır. Bir meselede haklı olmak bugünün dünyasında yeterli değildir. Mesele dünya kamuoyunu buna türlü yollarla inandırmaktır. Bunun yolu da etkili ve akıllı politikadır. Zaten Ermeniler açısından olayların tarihçilere düşen tarafı kalmamış siyasi hakların talebi için çalışmaktadırlar. Mesele o kadar pompalanmış ve güncelleştirilmiştir ki bunun Özal’ın ifade ettiği gibi sadece tarihçilerin çalışmalarıyla çözülme imkânı kalmamıştır. Körfez Savaşı sonrasında Özal Türkiye’si "bir koyup üç alma" konusunda hayal kırıklığına uğramıştır. Turgut Özal iç politikada olduğu gibi dış politikada da oldukça farklı yaklaşımlar, hedefler ve politikalar sergilemiştir. Özal'ın dış politikada hemen her alandaki politikaları geçmişle kıyaslandığında az ya da çok farklılıklar içerir. Zaten kendi ifadeleride bu tespiti doğrular. Bu farklılık sadece içerikte değil, yöntemde de gözlenir. Daha çok informal ve alışılmadık yolları kullanan Özal, amaçlarına ulaşmak için belli bir kalıp ya da kurala bağlı kalmayı çok seven bir lider değildir. Halk arasında "iş bitirici" olarak kullanılan "sonuç almaya dönük" bir yapısı vardır. Bu nedenle belli kalıplar ve gelenekler ile hareket eden Dışişleri bürokrasisine sürekli olarak müdahalede bulunmuştur. Hatta Anayasa ve yasalarca çizilmiş görev dağılımını dahi çoğu zaman görmezden gelmiştir. Özal, bürokrasiden, hatta bakandan habersiz çok sayıda karar almış ve uygulamaya sokmuştur (Laçiner, 2003: 25). Türkiye'de Atatürk döneminde, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk dış politikası çok başarılı olmuştur ve hatta nüfusumuz çok az olmasına, Cumhuriyetin genç bulunmasına rağmen, Türkiye dünyada danışılan, söz sahibi olarak bilinen bir ülke durumunda olmuştur. Fakat ondan sonra bir tutukluk gelmiştir. Bir nevi damar sertliği hastalığına benzer bir tutukluk Türk dış politikasına hâkim olmuştur: Hareketsizlik... Çünkü hareketsizliğin bir tek emin yönü vardır. Hata işleme marjı çok düşüktür (İnan, 1995: 95). Turgut Özal bu tutuk dış politika siyaseti izlememiştir. Ancak dış politikada devletin bürokratik teamüllerini zorlayan Özal, cumhurbaşkanı olduktan sonra da hükümete rağmen dış siyasete ilişkin düşüncelerini kamuoyu ile rahatça paylaşmıştır. Azerbaycan-Ermeni olayları ya da Dağlık Karabağ Savaşı’na ilişkin değerlendirmeleri de bu düşünceleri destekler niteliktedir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ABD ziyaretlerinin ikinci gününde İnternational Club’da yaptığı konuşması sırasında kendisine yöneltilen: “Türkiye’nin Azeri- Ermeni çatışmasının içine çekilmesi mümkün mü? Azerbaycan türkleri ve Sovyetler Birliğindeki diğer Türk asıllı gruplar, bağımsızlık talep ederse, Türkiye’nin tutumu ne olacaktır? Türkiye’nin bu konudaki değerlendirmesi nedir?” şeklindeki soruya. Cumhurbaşkanı Özal “Gayet basit”iye başlayarak:“Her şeyden önce, Azerbaycan bir Sovyet Cumhuriyetidir. Aramızda çok kısa bir sınır vardır. Sovyet Ermenistan’ı ile sınırımız daha uzundur. Azerbaycan’a sınırımız doğrudan Azerbaycan’a değil, Azerbaycan’a Bağlı Nahçivan ile vardır. Bu sınırın uzunluğu sadece 6–7 kilometredir. Azerbaycanlıları Anadolu’daki Türk halkından çok, İran Azerilerine yakındır. Benzer diller konuşuruz, lehçelerimiz farklıdır. Bir başka fark daha vardır. Mezheplerimiz ayrıdır. Onlar Şii’dir, biz Sünni’yiz. Sovyetler Birliğindeki Türkçe konuşan ya da Müslüman gruplara karışmak istemeyiz. Gorbaçov’un izlediği politikaların düzenli bir şekilde uygulanmasını arzu ederiz. Ancak, büyük değişimlerle birlikte bazı sorunlar olacaktır” şeklinde sözlerini tamamlayan Özal, Türkiye’nin Sovyetlerin içişlerine karışmak istemediğine dikkat çekmişti (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13). Bu konuşmaların ardından Kars ve Kayseri’de olduğu gibi Türkiye’nin değişik şehirlerinde yapılan mitinglerde binlerce kişi “Özal istifa” diye bağırarak tepki gösteriyor ve mitinglerde Azerbaycan’a destek veren sloganlar atılıyordu. Özal’ın bu açıklamaları Türk iç politikasını derinden etkilemiş ve Özal parti liderlerinden de büyük tepki almıştır. Başbakan Mesut Yılmaz “Azerilere yakınlık duyuyoruz” derken olayları da hassasiyetle izlediğini ifade ederken Cumhurbaşkanı ile aynı fikirde olmadığını ortaya koymuştur (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13).Özal’ın en büyük siyasi hasmı ve DYP genel başkanı Süleyman Demirel; Özal’ın meşrutiyet aramaya gittiğini öne sürerek. Özal’ın Amerika’da yapacağı angajmanların, Türk Milletini ve hükümetlerini bağlamayacağını ifade etmişti. Ayrıca “Türkiye de çalınan plak bir defa da Amerika da çalacak” sözleriyle de Cumhurbaşkanına ve onun hamlelerine ta başından karşı durduğunu açıklamaktan geri durmamıştır. Süleyman Demirel Özal’ın Azerilerle ilgili sözleri üzerine de :”Azerbaycan’daki soydaşlarımızın Türkiye’ deki Türklerle inanç bakımından hiçbir sorunları yoktur. Önemli olan aynı kültüre sahip olmaktır. Azerbaycanlı soydaşlarımız ve vatandaşlarımız kusura bakmasınlar, kırılmasınlar. Özal’ın dediği laflar Türkiye’yi bağlamaz. Bu sözler, Türkiye’yi temsil eden birinin söylediği sözler değildir” diyerek Özal’a sert tepki göstermiştir (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13). DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit de cumhurbaşkanının Alevi yurttaşlardan özür dilemesi gerektiğini, Türkiye nüfusunun tümünü Sünni gibi göstermesinin ulusal birliğe ve cumhuriyetin laik niteliğine gölge düşürecek bir davranış olarak değerlendirmiştir. Bu tepkiler de gösteriyor ki Özal politikalarının dış politikadaki tahribatları ele alındığında sistem ile muhalefet Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında ilk defa bu kadar büyük farkların ortaya çıkmasının yarattığı sorunlar belirtilebilir. Özal'ın kendine güvenen ve diğer aktörleri adeta görmezden gelen tavrı kurumsallaşmaya zarar verirken politikaların meşruiyetine de zarar vermiştir. Ayrıca Özal'ın kendine aşırı güveni dış dünyada Türkiye ile ilgili abartılı beklentilere yol açmıştır (Laçiner, 2003: 25). 26 Şubat 1992’deki Hocalı Katliamı sonrası Turgut Özal Azerbaycan- Ermeni sorunun vardığı boyutu görerek politikasını değiştirmiş beklide Cumhurbaşkanlığı makamının verdiği rahatlıkla sert söylemlerde bulunmaya başlamıştı. Askeri önlemlerin zorunluluğundan bahseden Özal, Türkiye'nin ABD ile mevcut ilişkilerine güvenerek Erivan'a "yanlışlıkla birkaç bomba düşebileceğini" de açık bir dille beyan ediyordu (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13). Ayrıca Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Manisa Genç İşadamları Derneği'nde yaptığı konuşmada, Dağlık Karabağ'daki olaylar karşısında dünya ve Batılı ülkelerin çifte standart içinde olduklarını belirterek, Türkiye'nin daha aktif ve cesur politika izlemesi gerektiğini söylemişti (Hürriyet, 5 Mart 1992, s. 13). Radikal çıkışlarıyla dikkat çeken Ecevit yangına körükle gidenlerin karşısına Türkiye’nin bir kova suyla çıkamadığını söylüyor, RP Genel Başkanı Erbakan ise askeri müdahalede bulunulması gerektiğini ve bu müdahalenin Kıbrıs’a yaptıkları müdahale gibi olmasını öneriyordu. ANAP lideri Mesut Yılmaz ise gerekirse asker kaydırılabileceğini söylemişti. Muhalefet kanadı artık tek seçeneğin askeri çözüm olduğunu vurgularken, iktidar kanadı ve onun Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ise savaşın çözüm olmadığını, Türkiye’nin savaş isteyen bir ülke olmadığının altını çiziyordu. Siyasi çekişmeler bununla da kalmamış Hocalı Katliamı meclis gündemine taşınmış ve sert tartışmalar yaşanmıştı. Dışişleri Başkanvekili Onur Kumbaracıbaşı Karabağ ile ilgili kılıç kalkanlı çözüm önerilerini eleştirirken muhalefet sıralarından “Siz laf üretirken Karabağ gitti” diye laf atması üzerine Kumbaracıbaşı “Karabağ’ın gidip gitmemesi bizim değil Azerbaycan’ın sorunudur” diye konuşmuş ve meclis karışmıştı. Kumbaracıbaşı’nın sonradan yanlış anlaşıldığını açıklamıştır ancak bu sözün yetkili bir kişinin ağzından çıkması konuya ne kadar hassasiyet gösterildiğini ortaya koyuyordu (Hürriyet, 5 Mart 1992, s. 13). Mecliste bu tartışmalar yaşanırken Cumhurbaşkanı Özal Karabağ ile ilgili birçok şey yapılabileceğini belirterek “( Ermenileri) Biraz korkutmak lazım” demiş ve sert bir çıkış yapmıştı (Cumhuriyet, 6 Mart 1992, s. 11). Süleyman Demirel hükümetinin cumhurbaşkanına tepkisi gecikmemiştir. Mart 1992’de Hocalı Katliamı sonrası Karabağ krizini masaya yatıran hükümet Özal’ın “Ermenileri korkutmak gerek. Hükümet daha aktif olmalı” sözlerine de“Akan kanı durdurmak için korkutmak ta ne demek, uygulamayı sıkıntıya sokuyor” şeklinde sert tepki göstermiştir. Dışişleri bakanı Hikmet Çetin’in tepkisi “Barışçı yollarla mutlaka çözüm bulunacaktır. Korkutacağım diyerek korkutma olmaz” şeklindeydi (Hürriyet, 9 Mart 1992, s. 13). Türk dış politikası daha önceki Hatay, Kıbrıs, Ege (kıta sahanlığı) sorunlarının Türkiye’nin istediği şekilde çözümlenmesinin asıl nedeni askeri tedbirleri alarak sergilenen kararlılıktı. Özal’ın sözlerini “Ya Ermeniler korkmazsa!” şeklinde değerlendiren dışişleri bakanı, Türkiye’nin Ermenistan karşısındaki çekingenliğe kapılması gerekeceği fikrini taşıyor ve Ermenileri cesaretlendiriyordu. Eski dışişleri bakanı ve diplomat Coşkun Kırca bu tepkilere etraflı bir şekilde açıklama getirmiştir: “Türkiye, Ermenistan yola gelmezse askeri yöntemlere başvurmak stratejik amacına ulaşmayı elbette yeğlemelidir. Ya Ermenistan korkmazsa! Ermenistan Türk yığınağından kokmazsa acaba neden korkacaktır? Dışişleri bakanı bir tarafta Ermenistan, öbür tarafta Azerbaycan ve Türkiye’nin karşılıklı güçlerinin karşılaştırılmasının kendisini yalanladığının farkında mıdır? 1963–1964 İnönü,1967’de Demirel, 1974 Ecevit kendisi gibi düşünmüş olsalardı, Kıbrıs’ta Türklüğün son bulmuş olacağını dışişleri bakanı bilmiyor mu? Kaldı ki dışişleri bakanının bu sözü, eğer Ermenistan korkmazsa, Türkiye’nin Ermenistan karşısında çekingenliğe kapılması gerekeceği fikrini de önemsizleşiyor ki bu hem Türkiye’nin kendi kendisine karşı bulunan hem de Ermenistan’ı saldırısına devam etmekte cesaretlendirmenin dik alasıdır (Cumhuriyet, 17 Mart 1992, s. 4). Deniyor ki ‘Türkiye Ermenistan’a karşı Askeri caydırma tedbirleri alırsa, Batı âlemi ve beki de Rusya, Erivan’ın ardına sıralanacaklardır.’ Yani demek isteniyor ki: Evet! Ermenistan korkmaz; çünkü bütün dünya onu destekler ve işte Türkiye asıl böyle bir durumun ortaya çıkmasından korkmalıdır! Yukarıda verdiğimiz örnekler böyle bir olasılığın çok zayıf olduğunu göstermeye yeter. Türkiye bahsettiğimiz yığınağı yapsa Batı ve Rusya, elbette Türkiye’ye iyi ettin demeyeceklerdir. Ayrıca Türkiye’yi karşılarına alıp kesinkes Ermenistan’a arka çıkmayı da yeğlemeyeceklerdir. Özal cumhurbaşkanlığı görevini yürütürken muhalefette olan DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Kasım 1991 hükümeti kurmakla görevlendirilmiş ve Özal’ın ölümüne kadar başbakanlık görevini yürütmüştür. Türk siyasetinin iki lideri aynı tabandan beslendikleri halde hep birbirlerine muhalif kalmışlardır. Bu durum daha sonraki politikacılara da örnek olmuş ülkenin zirvesinde siyasi çekişmelerin ardı arkası kesilmemiştir. Siyaseten rakip olan liderlerin bunu yönetime taşımaları, ülkede

istikrarsızlığı da beraberinde getirmiştir. Turgut Özal 18 Ocak 1990’da Azerbaycan ile ilgili, “Onlar Şii’dir, biz Sünni’yiz” sözlerinin ardından Ermeni- Azerbaycan sorununun, tarihi Türk- Ermeni sorunu ile hiçbir ilgisinin olmadığını ve Türkiye’nin Sovyetlerin içişlerine karışmak istemediğine de dikkat çekmişti (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13). DYP genel başkanı Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı Özal’a bu sözlerinden dolayı tepkisi çok sert olmuştu. Özal’ın ABD’ye meşrutiyet aramaya gittiğini öne sürerek “Türkiye de çalınan plak bir defada Amerika da çalacak” şeklinde değerlendirmede bulunmuştu. Daha önce Özal’ın Sovyetler birliği ziyaretini “Çankaya Sovyetleri kurtarmaya gitti” sözleriyle değerlendiren Demirel: “Özal’ın Amerika ziyaretiyle ilgili olarak da: “Azerbaycan’daki soydaşlarımızın Türkiye’ deki

Türklerle inanç bakımından hiçbir sorunları yoktur (Hürriyet, 15 Mayıs 1992, s. 11).

Önemli olan aynı kültüre sahip olmaktır. Azerbaycanlı soydaşlarımız ve vatandaşlarımız kusura bakmasınlar, kırılmasınlar. Özal’ın dediği laflar Türkiye’yi bağlamaz Bu sözler, Türkiye’yi temsil eden birinin söylediği sözler değildir” diyerek tepki koymuştu (Milliyet, 19 Ocak 1990, s. 13). Ayrıca Başbakan Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı Özal’ın “Ermenileri korkutmak lazım” şeklindeki sözlerini de “tamamıyla sorumsuz” olarak nitelendirmiştir (Cumhuriyet, 6 Mart 1992, s. 9). Süleyman Demirel adı çoğu zaman Özal’la beraber anılır. Politikada birbiri ile hiç uzlaşamayan bu iki Türk devlet adamı en acil konularda dahi birbirine muhalefet etmekten geri durmamışlardır. Dağlık Karabağ savaşının en kritik dönemlerinde dahi Cumhurbaşkanı Özal ile Başbakan Demirel müşterek politika belirleyememişlerdir. Bu durum sadece iki lidere has bir özellikmiş gibi gözükse de diğer liderlerde de aynı davranışları görmek mümkündür. Özal-Yılmaz, Özal-Demirel, Demirel-Çiller, Yılmaz-Çiller gibi. Devletin en üst kademesindeki liderler dış politikada, Dağlık Karabağ sorunu gibi en hassas konularda dahi ortak hareket etmeyi, eylem planı oluşturmayı gerekli görmemişlerdir. Aslında hemen hepsi benzer şeyleri dillendirmişlerdir. Örneğin hiçbiri ABD’ye ya da SSCB’ye rağmen politika üretmeyi, Ermenistan’a müdahale etmeyi ya da Azerilere silah yardımı yapmayı hiç uygun bulmamıştır. Hepsi meselelerin barışçı yollardan çözülmesini ya da uluslararası diplomatik yolların sonuna kadar kullanılmasını istemiştir. Öyle ki yanı başlarındaki

savaşın milli çıkarlarına zarar vermesine rağmen barış çağrısı yapmaktan geri durmamışlardır. Doksanlı yıllardaki Türkiye’nin politik hayatındaki bu kopukluk dış

politikada da sağlıklı adımlar atılmasına engel teşkil etmiştir. Demirel ülkesinin ekonomik gücünün farkındaydı, bunu dillendirmekten geri durmuyordu Fakat Türkiye’nin Kafkasya’da hakim güç olarak bölge politikalarını yönlendiremeyeceğini de biliyordu. Elbette Uğur Mumcu’nun tabiri ile “Demirel’in Özal’dan tek farkı başının kel olması” değildi. Ama şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki Süleyman Demirel Özal’a kıyasla Azerbaycan’ın geleceğinde daha etkili olmuştur.

 “Savaş çözüm değil Türkiye savaş isteyen bir ülke değil.”(Hikmet Çetin)

Hikmet Çetin 20 Kasım 1991 de Süleyman Demirel'in başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı olarak atandı. Tansu Çiller tarafından 1993 Haziran ayında kurulan ikinci DYP-SHP koalisyon hükümetinde bu görevini muhafaza etti. 27 Temmuz 1994 tarihinde dışişleri bakanlığı görevinden istifa etti. Hikmet Çetin Dışişleri bakanı olmadan on gün önce Azerbaycan bir önceki hükümet tarafından tanınmıştı. Hikmet Çetin artık olayların Sovyet Rusya’nın iç işi olduğu politikasını yürütme şansı yoktu. Ortada bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti ve onun içine düştüğü Dağlık Karabağ sorunu vardı. Çetin’in dışişleri bakanı olduğunda Dağlık Karabağ’da Ermenilerin Azerbaycan topraklarına saldırıları devam ediyordu. Kanlı çatışmalar gittikçe vahim bir boyut kazanıyordu (Hürriyet, 27 Kasım 1991, s. 13). 28 Kasımda Dağlık Karabağ’ın özerklik statüsü Azerbaycan tarafından feshedildi. Ermeni tarafı bunu kendilerine karşı savaş ilanı olarak değerlendirdi (Hürriyet, 27 Kasım 1991, s. 13). Çetin, ilk olarak ABD ve Rusya’nın Karabağ’daki çatışmalar konusunda tarafsız davranmalarını aksi halde Ermenileri destekliyor izlenimi vermenin daha vahim sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunmuştur. Demirel Karabağ Savaşı’nın en hararetli döneminde, tarafsız kalamayacaklarını söylerken Dışişleri Bakanı Çetin “temkinli” olunması üzerinde duruyordu. Muhalefet hükümeti pasif kalmakla suçlarken, hükümet kanadından Hikmet Çetin, Azerbaycan’ın Birleşmiş Milletler ve AGİK’e üyeliğin önünü açanın Türkiye olduğunu ve Azerbaycan’ın uluslar arası ortama alıştırıldığını pasif kalmanın söz konusu olmadığını söylüyordu (Cumhuriyet, 6 Mart 1992, s. 8). Ermenilerin katliamlarını sürdürmeleri Çetin’i yeni arayışlar içine sokmuş, tek başına müdahale etmek zorunda kalmamak için Karabağ’a NATO gücü gönderilmesini istemiştir. Karabağ’ın Mart 1992’deki durumu tamamen Ermeniler lehineydi. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Karabağ’ı Azerbaycan türklerinin boşalttığını ve Yukarı Karabağ’ın fiilen Ermenilerin elinde olduğunu biliyordu. Gelişmelerin kaygı verici olduğunu silahların gölgesinde çözüm olamayacağını ve önce silahların susması gerektiğini her defasında dile getiriyordu (Hürriyet, 1 Mart 1992, s. 12). Ermenilerin vahşice katliamlarının yaşandığı Hocalı olaylarından sonra da Türkiye’deki muhalefet liderlerinin müdahale taleplerine sorumluluk makamının verdiği itinayla “Savaş çözüm değil Türkiye savaş isteyen bir ülke değil” türünden yaklaşım göstermişti. Türkiye, Azerbaycan- Ermeni çatışmaları yoğunlaşırken Ermenistan’ı tanıma kararı almış ve tanımıştı. Bu kararın arkasından muhalefet partileri tepki göstermişler; ANAP İstanbul Milletvekili Adnan Kahveci’nin “Ermenistan neden koşulsuz tanınmıştır?” sorusuna “Tek taraflı siyasi irade beyanı” şeklinde cevap veren Çetin, Diplomatik ilişki kurulurken, toprak bütünlüğüne saygı, sınırların değişmezliği ilkelerine bağlı kalınması koşullarının gözetileceğini de belirtmişti.

“Nahçivan’ın bir noktasına dokundurtmam derhal meclise giderim savaş kararı

çıkartırım.”(Tansu Çiller).

25 Haziran 1993 – 6 Mart 1996 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti başbakanlığı

yapmış olan Tansu Çiller, göreve geldiğinde Ermeni saldırıları Karabağ sınırını aşarak yeni bir boyut kazanmıştı. Azerbaycan’da da Ebulfeyz Elçibey’in darbeyle devrilmesinden sonra yerine Haydar Aliyev göreve gelmişti. Aliyev’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le çok iyi dost olması Azerbaycan’la ikili ilişkilerde Çiller’i Demirel’in gölgesinde bırakmıştı. Karabağ’da yerleşim yerlerinin bir bir elden çıkması, Ermeni saldırılarından kurtulmak için on binlerce Azeri’nin topraklarını ve evlerini terk etmek zorunda kalması, kendi vatanlarında mülteci durumuna düşmesi, Kadın çocuk ve yaşlı binlerce Azerbaycan türkünün perişan durumda yollara dökülmesi Türkiye’yi yeni tedbirlere zorlamıştı (Hürriyet, 6 Eylül 1993, s. 16). Karabağ’daki bu gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanı Demirel başkanlığında 2 Eylül 1993 tarihinde Çankaya’da bir zirve yapıldı, zirvede “bölgede barış ve istikrarın sağlanabilmesi açısından ilave önlemlerin alınacağı” karara bağlandı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin daha aktif bir pozisyon alması talimatı da verildi Türk hükümetinin saldırıların durdurulması konusundaki girişimi ve bu girişimin sonuçsuz kalmasıyla birlikte Türkiye-Ermenistan ilişkileri tekrar kesildi ve Azerbaycan'ın cephedeki kayıpları arttıkça Türkiye'nin de tutumu sertleşti. Hatta Eylül 1993’te Ermeni güçlerinin Nahçivan topraklarına girme olasılığı belirdiğinde Başbakan Çiller TBMM'den, Eğer Ermenistan Kars Antlaşmasını ihlal eder ve Nahçıvan'ı işgal ederse, savaşa girme konusunda yetki isteyeceğini açıkladı2 (Oran, 2002: 405). Ardından da Çiller, ordunun siyasi karar beklediğini, siyasi karar alındığı an ordunun hazır olduğunu bildirdi (Hürriyet 4 Eylül 1993, s. 27). MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’i de makamına çağırarak Karabağ’daki gelişmeler konusunda görüşme yaptı ve onun da desteğini aldı. Bir destekte Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey’den geldi. Elçibey Nahçivan’ın Ordubat kasabası ve Keleki köyündeki karargâhından, Ermenilerin Naçıvan’a saldırması halinde Türkiye’nin garantörlüğünü kullanmasını isteyerek başbakan Tansu Çiller’in “Nahçıvan’ın bir noktasına dokundurtmam derhal meclise giderim savaş kararı çıkartırım”sözlerini yerinde bulduğunu söylemişti (Hürriyet 6 Eylül 1993, s.16). 8 Eylülde Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştiren Tansu Çiller, Rusya yönetimiyle Azerbaycan’daki Ermeni eylemlerinin bir saldırganlık olduğu konusunda birleştiklerini ifade ederek nasıl ortak adımlar atacağımızı bölgedeki gelişmelerin belirleyeceğini eğer bu gelişmeler barış yönünde olursa sorunun olmayacağını ancak tersi olursa bölgeye bir barış gücünün gerekli olacağını gerekirse bunu da iki ülkenin kendi aralarında ele alabileceklerini beyan etti (Hürriyet 10 Eylül 1993, s. 24). Çiller’e “siz kadınAtatürksünüz” diyen Yeltsin: “Önce Ermenistan’ı Azerbaycan topraklarından çıkarmak gerek. Ardından barış gücü oluşturulmasına bakarız” (Hürriyet 10 Eylül 1993, s. 24). ifadelerini kullanırken, Başbakan Viktor Çernomirdin Türkiye’nin tarafsız ve dengeli politikalar izlemesi gerektiği mesajlarını veriyordu (Hürriyet 9 Eylül 1993, s. 28). “Bu işi (Dağlık Karabağ) çözmemiz gerek. Türkiye ve Ermenistan dost olmalı.”“Sınır açılırsa rüzgâr döner.”(A.Türkeş)

Milliyetçi Lider Alparslan Türkeş’in Türk siyasetinde olduğu gibi Türk cumhuriyetlerinde de hatırı sayılır bir yeri vardı. Milliyetçi olması ve sert mizacı onun Ermenistan’a karşı şiddet yanlısı, acımasız politika sergileyeceğini düşünmüştür. Fakat hiçte düşündükleri gibi olmamıştır. Sanılanın aksine Türkeş, barıştan, diyalogdan ve itidalden yana tavır koymuştur. Alparslan Türkeş Ermenistan ile diyaloğa geçen ilk Türk siyasetçilerdendir. Zamanın Moskova büyükelçisi Özden Sanberk 1992-93’te Türkeş’in kendilerini aradığını ve ‘Bu işi çözmemiz gerek. Türkiye ve Ermenistan dost olmalı’ dediğini söylemişti. Ayrıca Sanberk, Türkeş’in sınır açılırsa rüzgârın döneceğini de söylediğini aktarmıştı. Özden Sanberk şöyle bir iddiada da bulunmuştu: Türkeş yaşasaydı bu sorun çoktan bitmişti (Star, 28 Ocak 2007,s.10).Başbakan Demirel, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin ve Erdal İnönü'nün Azerbaycan'a verdikleri destek "sınırlı" bir destekten öteye gidemiyordu. Henüz Rusya korkusunu üzerinden atamamış, Azerbaycan ile bağımsızlığa kavuşan diğer Türk cumhuriyetleriyle ilgili bir strateji oluşturamamıştı. Bu arada Başbakan Demirel ve hükümet, Ermenistan'ı, onunla iyi ilişkiler kurarak, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmeye ikna etme biçiminde özetlenecek bir yarı gizli yarı açık politika uygulamaya koyulmuşlardı (Ülkü, 2000: 123). MHP Genel Başkanı Türkeş Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan'la Paris'te Türk Büyükelçiliği'nde gizlice buluştu. Görüşmeden önce Demirel’den "Ter Petrosyan'ı ikna ederim, siz izin verirseniz onunla görüşeyim" diyerek iznini almıştı. Bazı iddialara göre, başbakan, Türkeş aracılığıyla Petrosyan'a hediyeler bile göndermişti. Türkeş, bütün bu gelişmelerden habersiz olan Elçibey'i Paris'e giderken telefonla arayarak durumu anlatmıştı. Azerbaycan cumhurbaşkanı bu pazarlık girişimine çaresiz "Evet" demişti. Türkeş-Petrosyan görüşmesi gerçekleşti, ama somut bir gelişme olmadı. Türkeş Paris dönüşü Dışişleri yetkilileriyle, Demirel ve Çetin'le görüştü. Türkiye'de ilk kez Ermenistan'la diplomatik ilişki kurmak ve Ermenistan sınırını, Azerbaycan toprakları işgal altındayken açmak düşüncesi devlet içinde taraftar buldu. Bu arada ABD'deki, Avrupa'daki Ermeni lobilerinin önde gelen isimleri sık sık Ankara'yı ziyarete gelmeye başladılar. Ankara'nın bu girişimleri hız kazandıkça, Azerbaycan topraklarındaki Ermeni saldırıları da hız kazanıyordu. Çünkü Ter Petrosyan'ın stratejisi Türkiye'yi Azerbaycan safında taraf olmaktan çıkarıp tarafsızlaştırmak, böylece Ankara’nın Bakü'ye desteğini tartışılır konuma getirmekti (Ülkü, 2000: 121). Türkeş’in Karabağ savaşı’nın en kritik zamanında Ermenistan’la sınırın açılması isteği kamuoyu açısından inanılır gibi değildi. Fakat hükümet sınırı açmaktan ziyade Ermenistan’a vagonlar dolusu buğday sevkıyatı yapıyordu. Artık ABD inisiyatifini ortaya koymuştu. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, hükümetin Ermeni politikasının doğru olduğunu söylemişti. Türkeş: “Bulanık suda balık avlamak isteyenler var. Küçük bir kıvılcım, bölgeyi kana boğabilir. Türk hükümetinin dikkatli olması gerekmektedir.” dedi. Türkeş Dağlık Karabağ’ın Şuşa kentinin, Ermenilerin eline geçmesini vahim olarak niteleyip şöyle demişti: “Ermeni harekâtı altında, Türk topluluklarının bağımsızlıklarını istemeyenler de var. Bölgede savaş çıkmasını sağlayarak bulanık suda balık avlamak isteyenler var. Hükümetimiz, bu oyunu bozmak için meseleyi BM kanalıyla çözmeye çalışıyor. İsabetli bir harekettir.” şeklindeki açıklamalarıyla savaşın Türklerin lehine olmayacağına işaret ediyordu. Türkeş Dağlık Karabağ sorunu sürecinde hiç iktidar olamamıştır fakat mevcut iktidarların Türk dünyasıyla ilgili politikalarında etkili olabilmiştir.

“Hükümetin politikası çatışmadan uzak kalmak ve çatışmaların durması için diplomatik yolları işletmektir.” (Süleyman Demirel).

Turgut Özal gibi Süleyman Demirel de başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulunmuştur Süleyman Demirel Dağlık Karabağ Savaşı’nın en kritik dönemlerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır. Tek başına hükümeti oluşturacak sayıyı bulamadığından SHP Lideri Erdal İnönü ile 20 Kasım 1991’de koalisyon hükümetini kurmuştur. Mesut Yılmaz hükümetinin sonrasında daha önce birçok defa başbakanlık yapmış olan Süleyman Demirel, yeniden başbakanlık koltuğuna oturmuştur. Hükümeti kurmasıyla beraber Türkiye’nin mevcut siyasi ve bölgesel sorunlarını kucağında bulmuştur. Yeni kurulan Türk Cumhuriyetleri, terör hadiseleri, Körfez Krizi, Bosna- Hersek Savaşı ve nihayetinde iç siyasi çekişmeler ve zayıf ekonomi Demirel’in koalisyon hükümetinin karşılaştığı en ciddi sorunlar idi. Daha kötüsü Azerbaycan- Ermeni çekişmesi bağımsızlıkla beraber yeniden alevlenmiş ve Karabağ Meselesiyle Ermeni sorunu yeniden dünya gündemine taşınmıştı. Bir taraftan "SSCB'nin çöküşüne hazırlıksız yakalandık!" değerlendirmesi gazetelerde, toplantılarda sık sık kullanılmaktayken diğer taraftan yeni hükümeti kurmakla görevli Demirel, M. Yılmaz'a "giderayak Moskova'yla aramızı bozacak bir tanıma kararı (Azerbaycan'ın bağımsızlığını tanıma) almamalarını" istemişti (Ülkü, 2000: 19). Demirel kendi dış politikasını belirlerken dünyadaki büyük devletlerin hareketlerine muhalif olmamaya özel itina göstermiş Azerbaycan’ı tanıma konusunda da “Büyük devletler o yöne (tanıma) gitmedikçe bizimde adımlarımızı çok iyi atmamız lazımdır” diyerek bunu açık yüreklilikle ortaya koyabilmişti (Hürriyet, 4 Kasım 1994, s. 7). Azerbaycan bağımsızlığının ilk aylarında SSCB'nin ölüm çanları çaldığı tarihlerde Moskova Büyükelçisi Özden Sanberk "Ankara-Moskova ilişkileri, Ankara-yeni bağımsız cumhuriyetler ilişkilerinden daha önemlidir. Türkiye bağımsızlık ilan eden cumhuriyetleri tanıma konusunda kimseyle yarışa girmeye niyetli değildir" sözleriyle tanıma hususuna devletin soğuk olduğunu vurguluyordu (Ülkü, 2000: 19). Hükümeti kurmakla henüz görevlendirilen Demirel’in bağımsız Azerbaycan ile ilgili en büyük çekincesi ise Sovyetlerle çatışmaya götürülecek tavır sergilenmesiydi. Ancak hükümeti Demirel’e teslim edecek olan Başbakan Mesut Yılmaz da Azerbaycan’ı tanıma konusunda kararlıydı ve öyle de oldu. Demirel’in başbakan olmasıyla karşısında artı Türkiye’nin tanıdığı bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti vardır. Demirel çok geçmeden Ermenistan’ı da tanımıştır. Bağımsızlığını yeni kazanan Ermenistan ve Azerbaycan’ın Karabağ Sorunu nedeniyle kıyasıya çatışmanın içinde olması Demirel’in karşısındaki en önemli dış sorunlardandı. Başbakan olduğu dönemlerde Ermeni Meselesiyle defalarca yüz yüze kalan Demirel, onun uzantısı olarak değerlendirilen Karabağ Sorununa da ihtiyatla yaklaşmıştı. Aslında Demirel Türkiye'nin asırlık Ermeni sorununun olduğunu iyi bilen birkaç politikacıdan biriydi. Özal, Ermenistan'ı ve Ermeniler tarafından dile getirilen iddiaları küçük gören çıkışlar yaparken Demirel, cumhurbaşkanının bu çıkışlarını sürekli tekzip etmekteydi. Özal’ın askeri müdahale talepleri Başbakan Demirel tarafından askeri müdahale Müslüman-Hıristiyan çatışmasına yol açabilir. Bu da Türkiye'yi bölgenin dışına ve 20 sene geriye atabilir gerekçesiyle reddediliyordu (Hürriyet 13 Mart 1992, s. 12). Türkiye’nin Dağlık Karabağ sorunu sürecinde en önemli kartı “aktif diplomasi” siyasetidir. Süleyman Demirel sonuna kadar diplomasi yolunu denemiş, başta ABD olmak üzere büyük devletlerle ters düşmemek adına bazen diplomatik ilişkilerde itidal sınırları dahi zorlanmıştır. “Şubat 1992’de Ermenistan sınırında yapılan “Kış 92” planlı tatbikatına

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile birlikte katılır. Böyle kritik dönemde yapılan tatbikatın bir diplomatik baskı aracı olarak kullanılması gerekirken, nedense Demirel hükümeti, gereksiz bir hassasiyet göstererek. “bunun hiçbir siyasi amacının olmadığını ilan etmiştir. Oysa hiç ses çıkarılmayabilir veya “isteyen istediği anlamı çıkarır “ gibi daha politik ve ikna edici bir açıklama yapılabilirdi. Bu yapılmadı ve bekli de, Ermenistan’ın Agdam’a kadar saldırma cüretinin altında Türkiye’nin bu aşırı hassasiyetinin etkisi olmuştur” (Hürriyet, 13 Mart 1992, s. 11). Bu tatbikat Karabağ savaşının en hararetli döneminde dahi Ermenistan’a geri adım attırmadığı gibi, hükümetin tavrı yüzünden, onları daha da cesaretlendirmiştir. Öyle ki Hocalı katliamı da bu dönemde yapılmıştır. Eski diplomatlardan Kamuran İnan dış politikadaki bu hastalığı, “Türkiye’den başka herkes Türkiye’nin gücünün farkında” şeklinde tanımlamıştı. (İnan, 1995: 95)…Azerbaycan Devlet Başkanı Ayaz Muttalibov yaptığı açıklamada, Ermenilerin Karabağ'da katliam yaptığını ve Hocalı köyünde en az bin Azeribaycan türkünün öldürüldüğünü bildirdikten sonra Azerbaycan'da 3 günlük yas ilan edilmişti. Başbakan Süleyman Demirel ise, Türkiye'nin, bölgesinde istikrarsızlığı artırıcı gelişmeler karşısında hareketsiz kalamayacağını, Türkiye'nin sorunu dünyaya mal ettiğini ve yanlış adım atmamaya çalıştığını, atılacak yanlış bir adımın dünyayı Ermenistan'ın arkasına geçireceğini belirterek, diğer ülkelere de soruna aynı uzaklıkta kalmaları telkininde bulunduklarını belirtiyordu (Ayın Tarihi, 9 Mart 1992). Hocalı katliamı sonrası askeri müdahale seçeneği yoğun bir şekilde tartışılırken Başbakan Demirel, askeri müdahale söz konusu olamayacağı yönündeki sözleri Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in tarafından da teyit edilmiştir. Aslında bu sözler Türkiye’nin caydırıcı güç olma seçeneğini de törpülemiştir (Hürriyet, 6 Mart 1992, s. 10). Demirel sık Türkiye’nin Dağlık Karabağ sorunu sürecinde en önemli kartı “aktif diplomasi” siyasetidir. Süleyman Demirel sonuna kadar diplomasi yolunu denemiş, başta ABD olmak üzere büyük devletlerle ters düşmemek adına bazen diplomatik ilişkilerde itidal sınırları dahi zorlanmıştır. “Şubat 1992’de Ermenistan sınırında yapılan “Kış 92” planlı tatbikatına Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Süleyman Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile birlikte katılır. Böyle kritik dönemde yapılan tatbikatın bir diplomatik baskı aracı olarak kullanılması gerekirken, nedense Demirel hükümeti, gereksiz bir hassasiyet göstererek. “bunun hiçbir siyasi amacının olmadığını ilan etmiştir. Oysa hiç ses çıkarılmayabilir veya “isteyen istediği anlamı çıkarır “ gibi daha politik ve ikna edici bir açıklama yapılabilirdi. Bu yapılmadı ve bekli de, Ermenistan’ın Agdam’a kadar saldırma cüretinin altında Türkiye’nin bu aşırı hassasiyetinin etkisi olmuştur” (Hürriyet, 13 Mart1992, s. 11). Bu tatbikat Karabağ savaşının en hararetli döneminde dahi Ermenistan’a geri adım attırmadığı gibi, hükümetin tavrı yüzünden, onları daha da cesaretlendirmiştir. Öyle ki Hocalı katliamı da bu dönemde yapılmıştır. Eski diplomatlardan Kamuran İnan dış politikadaki bu hastalığı, “Türkiye’den başka herkes Türkiye’nin gücünün farkında” şeklinde tanımlamıştı. (İnan, 1995: 95)… Azerbaycan Devlet Başkanı Ayaz Muttalibov yaptığı açıklamada, Ermenilerin Karabağ'da katliam yaptığını ve Hocalı köyünde en az bin Azerbaycan türkünün öldürüldüğünü bildirdikten sonra Azerbaycan'da 3 günlük yas ilan edilmişti. Başbakan Süleyman Demirel ise, Türkiye'nin, bölgesinde istikrarsızlığı artırıcı gelişmeler karşısında hareketsiz kalamayacağını, Türkiye'nin sorunu dünyaya mal ettiğini ve yanlış adım atmamaya çalıştığını, atılacak yanlış bir adımın dünyayı Ermenistan'ın arkasına geçireceğini belirterek, diğer ülkelere de soruna aynı uzaklıkta kalmaları telkininde bulunduklarını belirtiyordu (Ayın Tarihi, 9 Mart 1992). Dağlık Karabağ Sorununun düğümlendiğini gören Başbakan Süleyman Demirel çok sağlıklı politikalar yürütülememesinin bir sebebini de haklı olarak Azerbaycan’ın içyapısına bağlamıştı. Demirel “Bütün olay Azerbaycan’ın iç istikrarına bağlı. Olayın bu noktaya gelmesi de Azerbaycan’ın iç istikrarından kaynaklanıyor. 3-5 ay içinde ülkede başkanlık 4-5 kez değişiyorsa buna istikrar denilemez” sözleriyle de bu durumu özetlemiştir (Cumhuriyet, 24 Mayıs 1992, s. 12). Demirel “Azerbaycan askeri yardım isterse ne olur?” şeklindeki soruya da: “Böyle bir talep yok, olma ihtimali de yok. Olaya dünya sahip çıkmıştır. Ama yine kan dökülmeye devam edilirse, demokratik dünya güç kullanımına karar verdiğinde biz buna katılırız. Bu Türkiye’nin güçsüzlüğü değil. Dünya ile birlikte hareket etme isteğidir.” ifadeleriyle Azerbaycan türklerinin müdahale ümitlerini de askıya almıştı (Cumhuriyet, 24 Mayıs 1992, s. 12).

Doç.Dr. Dilaver Ezimli Bakü Devlet Üniversitesi öğretim üyesi      23.10.2017 Okunma Sayısı: 11

Üye Giriş Paneli
E-posta:      
Şifre:        
Şifremi unutum
Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
   
 
Köşe Yazıları
Doç.Dr. Dilaver Ezimli Bakü Devlet Üniversitesi öğretim üyesi
...

Doç.Dr. Dilaver Ezimli Bakü Devlet Üniversitesi öğretim üyesi
...

Son Ziyaretçi Yorumları
Akın Sezer
Saygı değer dernek yöneticileri ve hemşerilerim yaklaşan yeni yılınızı kutlar, yeni yıl Kırşehirin kaderini kırarak göç veren bir il değil kendi kendine yeten, eğitimde geleceğine güvenle bakan bir il statüsünde görmek dileğiyle tüm Kırşehirlilerin yeni yıllarını kutlar saygılar sunarım

Ersoy Gezer
Sayın başkanım ve değerli üyeler çalışmalarınızda başarılar dilerim bir kırşehirli sanatçınız olarak yanınızda oldugumu belirtir tüm kırşehirli hemşerilerime sevgi ve saygılar sunarım

Gürsel Tek
Siteniz çok güzel olmuş emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.


Tüm ziyaretçi yorumları için tıklayınız.
Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız